Siyaset

Otoriterliğin Yansıma Siyaseti

Bu metinde Türkiye siyasetindeki seküler-muhafazakar ayrımını birleştiren otoriter eğilimleri inceliyoruz.

Damat Ferit Paşa3 dk okuma

Anadolu siyaseti dediğimiz olgunun en vurucu özelliklerinden biri, otoriterlik ve otoriterlik karşıtlığının meşrulaştırıcı bir sebep olarak tarihsel olarak kullanımıyla sıkça karşı karşıya kalmamızdır. Tanzimat'tan beri “özgürlükçü” olma iddiası, milleti temsil etme iddiası ile el ele yürümüş, karşıda bulunanlar otoriter sahtekârlar olarak addedilmiştir.

Abdülhamid’in meclisi fiilî darbe ile kapatması üzerine rakipleri tarafından “Kızıl Sultan” olarak hedef gösterilmiş, Jön Türkler ise kendilerini Rousseau’cu anlamda milletin iradesini bilenler olarak ortaya atmıştı. Bu temsil iddiası II. Meşrutiyet’in ilan edilmesi ile beraber tersine çevrilmiş, 31 Mart Vakası ile daha köktendinci kesimler kendilerini ümmetin isteklerini bilenler olarak sunma olasılığı yakalamıştı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra ise Mustafa Kemal’in meşruluk iddiasına sert karşı çıkışlar gelmiş, tek adam rejimine karşı gelen muhafazakâr tepki kendisini Menderes’in iktidar olmasıyla ortaya koymuştu. Menderes de bu dalganın farkında olacak ki “Bu millet isterse hilafeti bile getirir” sözleriyle hilafeti sinyellediği kadar halkın taleplerini de işaret etmiştir. Menderes’e karşı gerçekleşen 60 Darbesi de darbeyi gerçekleştiren bazı kadroların taleplerinin aksine teknokratik bir kimliğe bürünmemiş, “Hürriyet Bayramı” ilanı gibi ifadelerle meşruluğunu kitlelere dayandırma ihtiyacı duymuştur.

2000'lerin başında Recep Tayyip Erdoğan siyasi yükselişini vesayet ve derin devlete karşı bir mücadele olarak sunmuş, bunu yaparken de sıradan muhafazakâr halkın taleplerini temsil ettiği iddiasını taşımıştır. Zamanında “Yetmez ama evet”çilerin destek vermesini salt bir hakaret aracı olarak görmekten çıkarıp bir vaka olarak ele aldığımızda Erdoğan’ın, en azından erken döneminde, YAE’ciler gibi toplumun çeşitli kesimlerinden aldığı desteğin o döneme kadar vesayet ile ilişkilendirilen statükoya dair kamuoyunda bulunan yorgunlukla yakından ilişkili olduğunu görebiliriz.

Bugün muhalif aktörlerin iktidarın bürokratik metotlarını eleştirmesini, “milletin iradesinin çalınması” ifadesinin çalınmasını da bu bağlam içerisinde okumak gerekir. Aslında şu an karşılaştığımız kavga salt Erdoğan ya da Özgür Özel ile ortaya çıkmış bir kavga değil, yüzlerce yılın birikmiş öfkesini temsil etmektedir.

Son olarak bugün muhalif aktörlerin iktidarın bürokratik metotlarını eleştirmesini, “milletin iradesinin çalınması” ifadesinin çalınmasını da bu bağlam içerisinde okumak gerekir. Aslında şu an karşılaştığımız kavga salt Erdoğan ya da Özgür Özel ile ortaya çıkmış bir kavga değil, yüzlerce yılın birikmiş öfkesini temsil etmektedir.

Siyasetin temelinde bir temsiliyet iddiası yatar elbette; liberal demokrasilerin temeli, birilerinin birilerini daha iyi temsil ettiği ya da edeceği düşüncesiyle oy istenmesine dayanır. Fakat hiçbir batı demokrasisinde böylesine süreğen bir çatışma gözlemlenmemiştir. İlk başta trajedi olarak karşımıza çıkan bu tartışma gitgide özünü kaybetmiş, kendisinin karikatürü hâline gelmiştir. İdeal toplum iddiasının içi boşalmış, yerini sandığa hapsolan bir temsiliyet almıştır.

Bu vasatlaşmanın altında yatan sebep aslında iki ana hattın kozmetik farklar dışında temel olarak siyasi otoritenin hangi limitler dâhilinde kullanılabileceğine dair bir fikir birliği yapmalarında yatmaktaydı. Devlet, bu iki akım için de kitleleri şekillendirecek bir araç niteliğindeydi. Belirlenen ideal modernist bağlamda birbirine taban tabana zıt olsa da devletin otoritesi konusunda hemfikir olmaları tesadüfi değildir.

Bu ortaklaşalığı Abdülhamid rejiminin İslamcı politikalarının aynı zamanda devletin işleyişinde modernleşmeyi getirmesinde ya da Sultan Abdülhamid’in ideolojik veliahtı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan rejiminin devlet otoritesini muhafazakâr saiklerle salt Weberyen bir şekilde kullanmasında görebiliyoruz. Türkiye’de muhafazakârlık ne kadar gelenekseli koruma iddiasıyla karşımıza çıksa da bunu Amerika’daki gibi müdahalesizlik olarak sunmamış, devlet aktif olarak idealize edilen toplumu yaratma girişiminde bulunmuştur. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dindar ve kindar nesiller” açıklaması da bu bağlamda okunmalıdır.

Peki ya bu kısır döngüden çıkış nedir? Devletin ideolojik saiklerle paralize olmuş yapısından Fransız Aydınlanmasını andıran aydınların çıkmasını bekleyebilir miyiz? Modern dünya düzeninin böyle atılımlara izin vermemesi bir kenara, geçmişte yapılanların devamlılığının ne kadar olduğu sonuçlarının çeşitliliği yüzünden tartışmaya açık bir konudur.

İşte bu noktada Prens Sabahaddin’in âdem-i merkeziyetinin Türkiye toplumu için bir çıkış yolu sağlayabileceği kanaatindeyim. Toplumsal ilerlemenin bireylerin ilerlemesi ile mümkün olabileceğini kabul ettiğimiz vakit devletin ancak ve ancak bireylere (ve dolayısıyla kültürlere) alan açtığı düzeyde meşru olduğunu kabul etmiş oluruz. Benim şahsi görüşüm, Türkiye’deki tabanın şu an sahip olduğu tavandan (gerek muhalefet, gerek iktidar) daha iyisini hak ettiğidir. Esasen 19 Mart protestolarında gördüğümüz de bu ülkedeki demokratik varlığı savunma refleksi, Özgür Özel’in önderliğindeki kurumsal muhalefetten kat be kat ilerideydi.

Öyleyse Türkiye için tartışılacak problem insanları devlet aracılığıyla nasıl düzelteceğimiz değil, evvela bireylerin gerek devlet mekanizması gerek diğer güç yapılarıyla üstünlük kurmasını engellemek olmalıdır. Bunu odak noktası olarak almayan bir değişim hareketi geçmişin hatalarını tekrarlamaya mahkûmdur. Bu hürriyetperver tutumun gerektirdiği geçmişe dönük bir tekçilik iddiası değil, Türkiye'nin muhafazakar-seküler kıskacını ortadan kaldıran adem-i merkeziyetçi tahakkümsüzlük olabilir.

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.

Yorum yazın

Yorumlar yayınlanmadan önce incelenir. Saygılı bir dil kullanın.